Küresel Enerji Sorunu

Kapitalist ekonomik sistem içerisinde küresel enerji sorunlarının ortaya çıkışı, sistem içi çözüm önerileri ve sorun başlıkları ele alındıktan sonra neoliberal küresel enerji politikalarının toplumcu bir eleştirisi yapılmıştır. Makale günceldir.

Küresel Enerji Sorunlarının Ortaya Çıkışı 

Dünyada, üretim kapasitesinin artmasına bağlı olarak enerjiye duyulan ihtiyaç da giderek artış göstermektedir. Bu durum doğal kaynaklar üzerindeki baskıyı artırmakta ve beraberinde çevre sorunlarını getirmektedir.  

Enerji talebinde ilk olarak Sanayi Devrimi ile birlikte kol gücünün yerini makine gücünün alması ile bir sıçrama yaşanmıştır. Sanayi devrimi sonrası erken dönemde doğal kaynaklar sınırsız, tükenmez enerji kaynakları olarak görülmüştür. Bu yaklaşım 1900’lerin ortalarına kadar ağırlığını korumakla birlikte 1970’li yıllardan itibaren doğal kaynaklar üzerinde artan baskının çevre üzerindeki olumsuz etkileri yakıcı bir biçimde hissedilmeye başlanmıştır. Aynı dönemde devletler, iç ve dış politika araçları ile bu baskıyı azaltmanın yollarını aramış, bu doğrultuda çeşitli uluslararası protokoller imzalamıştır. Söz konusu protokollerin temel kaygısı var olan ekonomik sistemi koruyarak çevreye yönelik iyileştirici adımlar atmaktır. Bu çerçevede doğal kaynaklar üzerindeki baskıyı artıran unsurların nüfus, kentleşme, sanayileşme, ulaşım vb. olduğu veri alınır.  

Reformlar Çözüm Getirir Mi? 

Kar odaklı üretim sisteminin kendisine yönelik eleştirel bir tutum barındırmayan reformist yaklaşımın çevre sorunlarına kalıcı bir çözüm getirmesi mümkün gözükmemektedir. Keza 1980’li yıllardan sonra egemen olan neo-liberal ekonomik politikaların etkisiyle tüm dünyada bir özelleştirme dalgası yaşanmış, bu dalgadan payını alan doğal kaynaklar üzerindeki baskı artmıştır. Kalıcı bir çözüm ancak, odağına insanı ve onun parçası olduğu doğayı alan bir sistemde mümkün olabilir. 

Bu çerçevede reformist yaklaşımın ‘doğal’ bir çatışma olarak veri aldığı ekonomi, çevre ilişkisini irdeleyelim. Örneğin çevre üzerinde baskı yaratan unsurlardan biri olarak tarif edilen ulaşım sorunu neden var olan ekonomik sistem içerisinde çözülemez? 

Reformist yaklaşım, otomobil yerine toplu taşıma araçları ve bisiklet kullanımının yaygınlaşması, yaya ulaşımın özendirilmesi gibi çözümler önerir. Bu öneriler elbette ki çok değerlidir ancak otomotiv sektörünün 4 trilyon dolar ile dünya ekonomisinde en büyük 4. ekonomi olduğu göz önünde bulundurulduğunda söz konusu önerilerin yetersiz olduğu ortaya çıkar. (Otomotiv Sektör Raporu, 2017). Odağına kar maksimizasyonunu alan sistem için otomotiv sektörünün karı, çevre sorunlarının önünde yer alacaktır.  Görüldüğü üzere çevre ve ekonomi arasında ‘doğal’ olarak var olduğu öne sürülen çatışma esasen ‘kar odaklı ekonomik sistem’ ile çevre arasındadır. 

Neden Bu Kadar Çok Enerjiye İhtiyacımız Var? 

Kapitalist ekonomik sistem karın maksimizasyonunu sağlamak ve sürdürmek için üretim kapasitesini sürekli artırmaya ihtiyaç duyar. Ancak bu temel olgu kendi içerisinde derin bir çatışma barındırmaktadır. Pazar doygunluğa ulaşınca ne olacaktır? Bu soru ilk kez 1920’li yıllarda General Motors’un CEO’su Alfred Sloan Jr. tarafından soruldu. Çözüm, pazarın doygunluğa ulaşmasını engellemekte bulundu. Bu doğrultuda ilk kez 7 büyük ampul üreticisi tarafından 1924 yılında Phoebus Karteli kuruldu ve planlı eskitme kavramı hayatımıza girdi. Kartelin ilk aldığı karar ortalama ömrü 2500 saat olan ampullerin ömrünün 1000 saate düşürülmesi oldu. Bu tarihten itibaren planlı eskitme hızla diğer sektörlere de yayılarak üretim sistemine hakim oldu. Gelişen teknoloji ile birlikte hiç patlamayacak ampuller, hiç kaçmayacak çoraplar, delinmeyecek botlar üretebilecekken ‘kullan at’ mantığı ile tüketim kapasitesi artırıldı. Bu ‘sayede’ pazar doygunluğa ulaşmayacak, karın sürekliliği sağlanmış olacaktı. Bu konuda ‘başarılı’ da olundu. Ancak planlı eskitme doğanın hem hammadde hem de enerji kaynağı olarak hızla talan edilmesine neden oldu. Öte yandan kullan at ürünlerin hızla çöpe dönüşmesi beraberinde çöp sorununu da doğurdu. Süreç iki yönlü olarak da doğal kaynaklar üzerindeki baskıyı artırdı.  

Planlı eskitmenin yanı sıra moda, toplumsal statü, sosyal medya gibi araçlarla da tüketim özendirilerek pazar payı büyütülmeye devam edildi. Bu durum aklımıza gerçekten bu kadar çok üretime ihtiyacımız var mı sorusunu getiriyor. Dolaylı olarak, bu kadar çok enerjiye ihtiyacımız var mı? 

Kamucu Enerji Politikası  

Hem kamu hem de özel sektör tarafından çevreye yönelik getirilen çözüm önerilerinin ‘samimi ve kalıcı’ olmadığı açıktır. Öte yandan var olan ekonomik sistem içerisinde çevre sorunlarının çözülemeyeceği yalnızca bir eleştiridir. Nihai çözüm ise ancak odağında insanın bulunduğu bir ekonomik sistemde mümkün olacaktır.  

Kamucu enerji politikalarının belkemiği doğal kaynakların tasarruf hakkının devlete ait olmasıdır. Yap-işlet- devret modeli ile bir barajın kullanım hakkını 5 yıllığına kiralayan şirketin 5 yıl içerisinde ilgili kaynaktan elde edebileceği maksimum faydayı sağlamayı amaçlayacağı ve bu durumun çevre üzerindeki etkilerini göz ardı edeceği açıktır. Meselenin bir diğer önemli boyutu ise ihtiyacımız kadar ve dayanıklı ürünler üretmek, kullanım ömrü dolan ürünleri geri dönüşüm malzemesi olarak kullanmaktır. Bu ana iki etken ekseninde; 

Kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerji kaynakları tercih edilmelidir. 

Devlet tarafından yapılacak biyokütle santrali, termik santral, hidroelektirik santral, maden işletmesi gibi alanlarda çevre etki değerlendirilmesi tarafsız bir biçimde yapılmalıdır. 

Kontrolsüz nüfus artışının doğal kaynaklar üzerindeki baskıyı artıracağı açıktır. Bu doğrultuda aile planlamasına önem verilmeli, kentsel altyapı güçlendirilmelidir. 

Yaya ulaşımın yaygınlaştırılabilmesi için halk, işyerine-okuluna yakın ikamet etme imkanına sahip olmalıdır. Bunun yanı sıra toplu taşıma araçları yaygın ve konforlu hale getirilmeli, doğa dostu toplu taşıma araçları tercih edilmelidir. Bisiklet kullanımı teşvik edilmelidir. 

Kitle turizminin doğa üzerinde yarattığı baskıyı azaltmak amacıyla alternatif turizm modelleri yaygınlaştırılmalıdır. Çalışanların peyderpey tatil yapması olanaklı hale getirilmelidir.  

Örnekler çoğaltılabilir. Nihai olarak kapitalist ekonomik sistem ile çevre arasındaki ‘doğal’ çatışmanın sürdürülebilir olmadığı açıktır. İnsanlık, tarihi boyunca pek çok kez yok oluşun eşiğine gelmiş ancak her defasında hayatta kalmanın yolunu bulmuştur. Bugün de içine sürüklendiğimiz bu çevre felaketini aşacak ve çocuklarına yaşanabilir bir dünya bırakacaktır. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

İlgili Yazılar

Başka Yazı Yok